...VE DAR AĞACINDA SUSTURULAN İMANIMIZ!...

... Ve dar ağaçlarında susturulan imânımız

Şapka Kurbanları ...

Kaynak: Son Devrin Din Mazlumları
Müellif: Necip Fazıl Kısakurek

- sahife: 75-77

Şeyh Said'in asılışından 5 ay sonra Turkiye büyük millet meclisine "şapka iktisası" ismiyle şapka giymeyi mecburi kılan bir kanun getiriliyor!

Hayret!

Örf ve adet ölçüleri dururken kılığı kanunla biçilmiş ve mecburi kılınmış hangi millet var bu dünyada?

Üniforma için bile aynı şey... İnsanoğlu dilerse onu giyer ve belirttiği mesleğe girer; dilemezse de hem o meslekten, hem uniformasından uzak kalır. Yani mecburi kılık ancak belli başlı mesleklerin hakkı olarak o meslek için düşünülebilir, gönül rızasına dayanır ve asla meslek zarureti olmaksızın topluma tesmil edilemez. Yoksa bu, horozlara kırmızı ibiklerini kesip yerine kül rengi baykuş saçı dikmelerini emretmek gibi bir şey olur.

Hürriyet vatanı İsviçre'nin "Giyyom Tel" hikayesindeki şapka, hiç olmazsa, halkın giymekle değil, selamlamakla mükellef olduğu bir Firaun serpuşuydu ve onu, kendi öz rengine sahiplik haklarından mahrum bırakmıyordu.

"Giyyom Tel"e selamlaması emredilen şapka:
- Ben varım!
Diyen bir sembol..

Türk'e zorla giydirilen şapka ise:
- Sen yoksun!
Diyen bir remz..

Şeyh Said hadisesinin hemen arkasından başlayan ve laiklik teranesiyle devam eden İslamı kazıma hareketi hiçbir fikri, ilmi ve hukuki tepkiye çarpmadı. Basit halk infialleri ve onların doğurdugu, küçük, fakat bütün memleketi üç ayaklı sehpalarla donatıcı direnişler müstesna, hiçbir ağızdan şu sesler işitilmedi:

- Eğer laiklik dini devletten ayırmaksa, tarafları birbirinin dünyasına el atmaktan yasaklamak demekse (ki Avrupalı anlayış budur!), Müslümanların, üzerinden ruhi ve menfi bir mana tüttüğüne inandığı şapkayı zorla kellelere oturtma fermanı nasıl çıkartılabilir? Her şey bir tarafa, tamamen batılı bir ilim ölçüsünde, hem de örf, adet ve an'aneyle perçinli, ferdi zevk ve mesrebe devlet mudahalesi hangi hukuk telakkisine hazmettirilebilir? Fertlere tenasul aletlerini icra edip, bir de üzerine kırmızı kordela bağlamalarını emretmek (hiç olmazsa onda küfür yok!) bu işten daha az zalim olmaz mı? Hristiyandan müslümanı ayırd edici alamet ve işaretler, salip, zunnar (papazların beline bağladığı düğümlü ip) ve kenarlı şapka olduğuna göre, bunu adi bir giyim eşyası gibi müslümana zorla teklif etmek, onun din hislerine tecavüz olmaz da ne olabilir ve laikliğin hangi maddesine uydurulabilir? Bir işi telkin etmek başka, cebretmek başka şeylerken, hiç değilse onu şahsi tercihe bırakmak yerine 'buldog' köpeğine çenesinden bağlı takke giydirircesine bir hareket, o millete acaba ne gözle bakmak olur? Evet, şapka adi bir giyim eşyasıdır; fakat salıp de nihayet adi bir maden ve basit bir madde parçası olduğuna göre, sırf belirttiği remz ve mana yüzünden benimsenemez oluyor da, asırlardır cedlerimizin küfür alameti saydığı bir nesne nasıl ruh gümrüğünden vergisiz ve muayenesiz geçirilebiliyor? Ya şahsiyet?.. Medeni dünyada sabit, tek ve mutlak sanılan şapka, İskoçyalısından Moskofuna, Hollandalısından Yunanlısına kadar ayrı şekiller ve üsluplar içinde olur ve müslümanlarda da arnavudu, lazı, çerkezi, arabı gibi İslami örnekler bulunur da niçin Türk'un milli bir başlığı olmaz ve aksine onun şahsiyet cevherine kıyılmak istenir?

 

 

 

 

Dar ağaçlarında sindirilen mazlum anadolu halkı

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Katledilen onbinlerce mazlum Müslüman..

Kaynak: Son Devrin Din Mazlumları
Müellif: Necip Fazıl Kısakurek

- sahife: 80-84

...

"Türkiye büyük millet meclisi üyeleri ile genel, özel ve bölgesel idarelere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Turkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar."

Halkın bizzat giydiği ve hükümeti arkasından çektiği gibi 'havsalasuz - akıl yakıcı' ve hayal çatlatıcı bir yalana alet edilen şapka (ki halk onun melon çeşidine mel'un adını takmıştır) bir anda ve yer yer Anadolu'nun vicdanına kapkara rengiyle oturuveriyor ve Erzurum, Rize, Giresun, Maraş, Kayseri, Konya ve daha bazı merkezlerde mahzun müslümanların acıklı direnmeleri başlıyor.

Kısa kısa noktalayalım.

İlki Erzurum :

Çarşıda kapatılan dükkanların kepenk sesleri... Heyecanlı bir kalabalık... Kalabalık Vilayet binası önünde...

Sesler:
- Şapkayı istemiyoruz! Gavur kılığına girmeyiz!

Kalabalık süngülü jandarma zoruyle dağıtılıyor. Erzurum'da Sıkı Yönetim... İstiklal Mahkemesi... Başta Gavur İmam lakaplı bir hoca ile Hoca Osman isimli bir din adamı, aralarında da bir kadın, sehpada 33 ceset...

Rize :

Güneysu nahiyesi... Sabit Tarakcıoğlu adında gayet itibarlı, kafası ilim ve kalbi vecd dolu bir vaiz halka hitap ve şapkanın din gözünde mahiyetini izah etmekte... Heyecan... Camiden çıkan yığın soluğu karakolda alıyor:

Karakoldaki onbaşı halka "Ben de sizdenim!" diyor ve başındaki şapkayı yere çalıyor. Ne hazindir ki, İstiklal Mahkemesi gelince direnişcileri tek tek haber veren ve kimi gösterdiyse asılmasına sebep olan ve mahkemece lutuflandırılan bu alçaktır.

Güneysu ahalisi Rize istikametine yürümeye koyuluyor. Yolda bazı nasihatcıların tesiriyle kalabalık zayıflıyorsa da civar köylerden bazı katılmalarla yine dolgunca çapta il merkezine varıyor. Vali Hurşit telgraf başında:

- Rize ayaklanmıştır! Süratle tedbir!..

Halbuki bütün suçu "şapka giymeyiz!" demekten ibaret ve her türlü fiili isyan davranışından çekingen kalabalık, çoğu seyirci ve körü körüne katılmış 80-100 kişi...

Ankara telaşta... Bir zamanların kahraman HAMİDİYE'si şimdi Rize önünde ve kahramanlık toplarını havaya ateş etmekle göstermekte... İstiklal Mahkemesi de tezgahını kurmuş, dirhem kefesi yere mıhlı adalet terazisini dengelemekle meşgul...

8 idam kararı... Vaiz Sabit Tarakcıoglu, Mehmed Peçe, Arslan Peçe, köy muhtarı Yakup Peçe, köy bekcisi Kadir Koliva, Hafız Şaban Koliva, Hasan Kulunkoğlu, Mahmut Kamburoğlu...

Sabit Hoca o akşam mahkumları uyandırmış:

- Kalkınız, abdest alınız, namaza duralım! Birkaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız!

Diye haykırmıştır. Bir kaç saat sonra Allah'a kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde kıldıkları namaz...

Asılanları deniz kenarında, rasgele atıldıkları çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar... Yakınları tarafından cesetleri çalınmasın diye de başlarında süngülü nöbetci bekletiliyor. 3-4 ay sonra gece çıkartılmak şartıyle, ailelerine, cesetleri almak müsaadesi çıkıyor.

Çukurlar açılınca meydana çıkan muthiş manzara:

Hiçbir ceset çürümemiş ve hepsinin gözü Kıbleye doğru...
Cesetleri kilimlere sarıyor, sırıklara takıyor ve köylerine götürüp gömüyorlar...
Arka arkaya, kilimlere sarılı ve sırıklara takılı 8 cesedi, gece karanlığında, destanlık hayaletler gibi öz topraklarına taşıyan köylüler... Hakikati bilselerdi, nur mayasından yuğrulu bu cesetleri kilimlere sarıp taşıyacakları yerde, o kilimlerin içinde olmayı tercih ederlerdi.

Maraş'ta, Konya'da, surada, burada da buna benzer vak'alar... Bunlara ait bazı küçük tafsilat "İskilipli Atıf Hoca" bahsinde...

Bunların hikayesini anlatmak ve dinlemek bile bana giran geliyor, azap veriyor. Zulüm gölünün neresinden bir bardak veya bir yüksük su alınsa tahlilleri birbirinin aynı çıkar.

Sivas'ta duvarlara yapıştırılan beyannameler... Bunları "hazırlayan, yapıştıran veya onlarla düşünce birliğinde olan"lardan 32 kişi mahkum...

Maraş'ta bir ihtiyar Maraşlının bana çizdiği şu tablo her şeyi göstermeye yeter:

- Hepsi de "Hamdolsun şapka giymeden ölüyoruz!" diye boyunlarını ilmiğe uzattılar. Şafak sökerken dikkat ettim, çıkan rüzgardan, hepsinin de sakalı aynı istikamette uçuşuyordu. Aynı istikamette uçuşan sakallar değil, ruhlar... Kıydıklari da işte bu ruh...

Maraş'ta, ilgi çekiciliği, çarpıcılığı ve vicdan yakıcılığı bakımından ayrıca gösterilmeye değer levhalar vardır:

Şapkaya karşı malum yerlerdeki direnişlere benzer karşı duruşlardan sonra tam 63 kişi tevkif ediliyor. Bunlar, boyunlarına zincir takılarak birbirlerine bağlanıyor ve Adana'ya götürülüyor. Aralarından biri itilip kakılınca hepsinin birden boynunda aynı cendere acısı...

Adana'da tutukluları öyle bir yere tıkıyorlar ki - bir Maraş'lının tabiriyle - köpekler bile barınamaz. Pislik, kazurat ve teffurun yuvası bir yer... Maraşlılar milli müdafaları zamanında memleketlerine geldiği vakit kendisine yapmadık ikram bırakmadıkları Kılıç Ali'ye baş vurup şöyle diyorlar:

- Biz memleketin ballibaşlı insanları olarak sizi Maraş'a geldiğiniz zaman başımıza tac ettik. Şimdi bizi bu pislik kuyusuna atmayı nasıl reva görüyorsunuz?

Cevap geliyor:
- Sizi yakında kurtaracağım! Sabırlı olunuz!

"Yakında ipte sallandırılıp kurtulacaksınız!" manasına, sinsilik ve alçaklıkta son haddi tutan bir cevap...

MaşaAllah Ali Efendi (lakabı MaşaAllah - daima inşaAllah ve maşaAllah diye konuşurmuş), Abdulkadir ve Pekmezci Hacı Hüseyin idamlık...

Bunlara hükümden önce soruyorlar:
- Son ihtar! şapka giyecek misiniz, giymeyecek misiniz?

Cevap, üçlü bir koro halindedir:
- Giymeyeceğiz!

Üçü de sıcak bir yaz günü buzlu bir şerbet içercesine şehitlik şerbetini zevkle, saadetle içiyor.

MaşaAllah Ali Efendi'nin sehpada, boynunda ilmik, muazzam sözü:
- Benim adım MaşaAllah, şapka giymem inşaAllah... Eşhedü en laa ilahe ...............

Şapka kurbanları, mazlumluk ve şehitliğin en üst mertebesindedir... Şimdi sıra bu mertebenin fert planında en üst örneğine gelmiştir:

İskilipli Atıf Hoca...

 

Zaman yitik sanki hiç yaşanmamış
Bu mekan ne ilk ne son durak
Karşıda çifte minare bak
Taşı işleyen nakkaş hem selçuklu hem Dadaş
Burda mevsim ikimizde biri

Biz marifetnameyle bir akşamı yaprak yaprak çevirip
Geceye ferman açtık
Okuduk dudakla el arası tartıp her sözü bir bir
Sonra darasını düştük
Ve biz ölümden çok zulmü gördük
Biz Erzurun'da otuzüç kişiydik

Gece oltu tışıdır işlenir
Ve tesbihe dönüşür zaman
Geçer parmak uçlarımızdan
Sonra ağarlanır toprak güze dökerek hüznü
Hırkasına bürünmüş
Bir derviş suskunluğunda gelir kış
Burda mevsim ikimizde biri

Bir de kadınlarımız
Yüzleri kavruk gözleri iri
Konuşunca gök susunca toprak
Gülü türküleyip akşam sabah
Oturup evlerinde onlar
Acıyı kilim gibi dokudular

Biz onları çocuklarımıza sıla
Kendimize gurbet bilip
Çiçeği burnunda bıraktık
Biz ceylanı vurulmuş dağdık
Kar iner isyan gibi çabuk
Ölüm gibi sessiz ve dakik
Palandöken kolları gürgen
Gözleri çiğdem, göğsü kekik
Ve biz ölümden çok zulmü gördük

Palandöken hem yassı hem dik
Bir sabah kepenkleri kar tipisi gibi indirip birden
Öpüp yüzünü toprağın ağır ve derin
Bir günü isyana böyle çevirdik

Kar Palandökenin börkü
Bundan gayrısını giymedik
Giymeyeceğiz dedik
Ve bu söz üzre başımızı göğe, sakalımızı yere
Boynumuzu ipe verdik
Biz Erzurum'da otuzüç kişiydik

Şimdi onlarsız bu toprak
Acıdan kıraç, hüzünden çorak
Kışın dertli yazın emrah
Ve mevsim ikimizden biri
Biz Erzurumda otuzüç kişiydik

 

Yorum Yaz